Anasayfa / GÜNDEM / İstanbul’un Sıradışı Hikayelere Sahip En Ünlü Evleri
İstanbul'un Sıradışı Hikayelere Sahip En Ünlü Evleri

İstanbul’un Sıradışı Hikayelere Sahip En Ünlü Evleri

Tarih boyunca önemli devletlere başkentlik yapan ve köklü tarihi geçmişi ile her dönemin gözdesi olmayı başarmış olan Türkiye’nin ve dünyanın gözde şehirlerinden İstanbul, barındırdığı tarihi yapıları ile de göz dolduruyor. Zamana direnen binaları ile de adeta açık hava müzesi konumunda olan bu büyük metropolde geçmişe dair bir çok ize rastlamak mümkün.

Güzellikleri ve görkemleri ile göze hitap eden İstanbul’un tarihi binaları geçen yıllara rağmen olanca ihtişamları ile günümüzün modern binalarına meydan okuyor. Ancak içerinde öyleleri var ki mimarileri ve hikayeleri ile fark yaratıyor. Şimdi İstanbul’da yer alan ve hem mimarileri hem de geçmişleri dolayısıyla ayrı bir öneme sahip olan binalardan örnekleri paylaşalım…

AFİF AHMED PAŞA YALISI

yeni.ahmet_.afif_-700x460

İstanbul Boğazı’nın en pahalı 2. yalısı (yaklaşık 40 Milyon dolar) olan Afif Ahmed Paşa Yalısı 1900-1910 yılları arasında inşa edildi. Bugün 106 yaşında olan yalı boğazın en görkemli, en gösterişli yalılarından biri.

Klasik boğaz yalıları tipinden oldukça farklı, harem ve selamlığı aynı çatı altında bulunan yalıda, doğu ve batı mimarilerinin unsurlarından olan soğan başlı kubbeler ve dalgalanan saçaklar birlikte kullanılmış. Deniz cephesindeki köşe odaları küçük çıkmalar halinde denize yönelmiştir. Bu yöneliş yalı mimarisinde tek bir örnek olarak karşımıza çıkmaktadır Ayrıca bu çıkmalar kuleler şeklinde daha belirginleştirilmiştir Mimari düzeninde dengeyi sağlayabilmek için de yalının kara tarafındaki iki köşesine de soğan kubbeli iki kule daha eklenmiştir Yalının servis katı taş, diğer katlar ise ahşap-bağdadî tarzında. Esas giriş kısmı sağ ve sol cephelerde. Beyaz, 4 katlı ve simetrik olan yalının her katında 7 oda mevcut.

Agatha Christie ünlü “Orient Ekspresi’nde Cinayet” adlı romanını yazmak için İstanbul’u ziyaret ettiğinde bu yalıda misafir edilmiş. Müjde Ar’ın başrolde oynadığı, TRT yapımı, Aşk-ı Memnu dizisi 1975 yılında burada çekilmiş. Yalı Binbir Gece dizisinin son sezonunda da kullanıldı.Neo-barok tarzında yapılan binayı Afif Ahmed Paşa’nın ailesinden Pera Palas’ın eski sahibi Misbah Muhayyeş almış. Yalı daha sonra Uzan ailesinin mülkiyetine geçti, daha sonra ise biraz ilerideki Tahsin Uzer Yalısı’nda oturan Suzan Sabancı Dinçer tarafından yaklaşık 40 milyon dolara satın alındı.

Yalıya ismini veren ikinci sahibi Beyrutlu Ahmet Afif Paşa. Afif Paşa, yalıyı yıktırarak Pera Palas Oteli’nin mimarı Alexandre Valluary’e bugünkü binayı yaptırınca, yalı da kendi adıyla anılmaya başlanmış. II. Abdülhamit’in kızı Refia Sultan, Ahmet Afif Paşa’nın oğluyla bu yalıda evlendi, fakat yalıda başlayan hayatı Lübnan’da sürgünde son buldu. Yalının yeni sahibi Muhayyeş Ailesi de huzur bulmadı. Zorda kalan Şivezat Hanım yalının yanındaki iki katlı evde kanserden öldü. Yalıyı sonra Uzan Ailesi aldı. Uzan İmparatorluğu çöktüğünde Melahat Uzan bu yalıyı terk eden son kadın oldu. Yalı şu an Sabancı Ailesi’ne ait.

RAGIP PAŞA KÖŞKÜ

ragıp paşa

1906’da Sirkeci Tren İstasyonu’nu da yapan, August Jasmund tarafından tasarlanan köşk Caddebostan Sahil’de yer alıyor. 1906 yılında yapılan Ragıp Paşa köşkü, büyük bir koruluk, iki köşk ve caddenin kara tarafında bulunan bir selamlıktan oluşmaktaymış. Ragıp Paşa’nın yanındaki diğer köşk ise kızı Tevhide Hanım’a aitmiş. Şimdilerde iki köşkün bahçesine de modern zaman evleri yer alıyor.

Köşkün sahibi Ragıp Paşa’nın ölümünden sonra yapı önce avukat İbrahim Ali Bey’e, daha sonra Sait Çiftçi’ye satılmış, bir süre Yat Kulübü olarak kullanılan köşk, 1. Dünya Savaşı yıllarında ise ordu tarafından İhtiyat Zabit Okulu ve Hastane olarak hizmet vermiştir.

Yıldız Sarayı’nın güvenilir bir mensubu olan Ragıp Paşa, devlet memuriyeti yanında ticaretle de uğraşmış; Beyoğlu’nda birbirine yakın Anadolu, Rumeli, Afrika hanlarını yaptırmış, Umurca Rakı Fabrikası’nı kurmuş. 1908 Meşrutiyetinden sonra padişahın Selanik’de Alatini Köşkü’ne gönderilmesini takiben Rodos’a sürgün edilmiş, orada hastalanarak mide kanserine yakalanmış. Tedavi için İsviçre’ye giden paşa, dönüşte çok yaşamamış, 1920 yılında bu köşkünde vefat etmiştir.

TAUT EVİ

tawut

Boğaziçi Köprüsü’nden Avrupa yakasına geçerken köprünün çıkışında, sağda yer alan ve görünümüyle adeta bir tapınağı andıran bu ev 20. yüzyılın önde gelen Alman mimarlarından olan Bruno Taut’un evidir. 1930 yıllarda Almanya’da Hitler faşizmi başa geçince Taut, bir çok Alman bilimadamı gibi Almanya’dan kaçar. İlkönce İsviçre’ye sonra Japonya’ya oradan da Türkiye’ye gelir. Ve ölümüne kadar da Türkiye’de kalır. Ortaköy’de bulunan bu evi de 1938 yılında kendine konut olarak yaptırır.

Bruno Taut, mimarlık dehasının da katkısıyla Japon mimarisinin çizgileriyle Türk mimarisinin çizgilerini harmanlamış, boğazın kıyısına parmakla gösterilecek bu evi yapmıştır. Konut zamanla, Boğaziçi’nin markalarından biri olmuş durumda.

Evin sahibi Taut Ortaköy’e inşa ettiği bu ihtişamlı evinin sefasını fazla süremeden evi yaptırdıktan birkaç ay sonra, Aralık 1938’de Atatürk’ün katafalkını (cenazesininin üzerine konacağı yapıyı) yaparken soğuk algınlığına yakalanmış, kısa bir zaman sonra da ölmüştür.


PERİLİ KÖŞK

perili

Asıl adı Yusuf Ziya Paşa köşkü olan bu yapı İstanbul Sarıyer’de Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’nün hemen bitişiğinde yükseliyor. Mimari özellikleriyle bir şatoyu andıran yapı boğaz turlarında en çok dikkat çeken noktalardan biridir.

Özgün mimarisiyle İstanbul kültür mirasının önde gelen örneklerinden, Rumelihisarı’nın en önemli ve tarihi binalarından biri olan Yusuf Ziya Paşa Köşkü’nün yapımına 1910’lu yıllarda başlandı. Yusuf Ziya Paşa o dönemde Mısır Hıdivi Abbas Hilmi Paşa’nın Başyaveri olarak görev yapıyordu. Ancak 1914 yılında Birinci Dünya Savaşı’nın patlaması ve Osmanlı İmparatorluğu’nun da savaşa girmesi nedeniyle inşaatı yapan ustalar askere alınınca çalışmalar tamamlanamadı. Ustaların askere alınmasıyla köşkün yapımı çok uzun bir zamana yayıldı ve Yusuf Ziya Paşa Köşkü’nün yarım kalan inşaatının başıboş hali, adının “Perili Köşk”e çıkmasına sebep olmuştur.

Yapının restorasyonu sırasında cephenin taş ve tuğla kaplaması orijinale sadık kalınarak tamamlandı. Tuğlalar, İngiltere’den ithal edilerek aslına en uygun şekilde 4 ayda kaplandı. Uygulama projesine göre binanın betonarme imalatında 2.800 metreküp beton, 350 ton demir kullanıldı. Köşkün dış görünüşü korunurken, iç mekanlar modern ve ferah bir iş ortamı sağlayacak şekilde düzenlendi. 10 katlı yapı, bir yanda Karadeniz, diğer yanda ise Marmara Denizi açılımını görüyor.

Faaliyetlerini 19 Şubat 2007 yılından itibaren Perili Köşk’te sürdüren Borusan Holding, köşkü 2030 yılı sonuna kadar kiraladı.

CEMİL MOLLA YALISI

cemil

Kuzguncuk’tan Beylerbeyi’ne doğru ilerlediğinizde iç tarafa doğru dönen yolda yer alan Cemil Molla Köşkü, 1800’lü yıllarda Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde, Adliye Nazırlığı ve Sura-yı Devlet Reisliği yapmış olan Üryanizade Cemil Molla Efendi’nin yaptırdığı ve ailesiyle birlikte yaşadığı evdir. Köklü bir aileden gelen Cemil Molla, Kuzguncuk sırtlarında, doğu ile batının ortak simgesi olmasını hayal ettiği bir köşk yaptırmak istedi, dedesinin yalısı yanınca, Cemil Molla, kendi köşkünü İtalyan asıllı mimar Alberti’ye yaptırdı.

Tarihe ilklerin yaşandığı köşk olarak adını yazdıran köşk saray dışında dizel motorla aydınlanan, kaloriferle ısınan ve telefonu olan ilk evdi. Cemil Molla dönemin en ünlü aydınlarından biriydi. Köşkü de kısa zamanda İstanbul’un kültür, sanat ve eğlence merkezine dönüştüren Cemil Molla, evinde aynı zamanda sık sık şiir ve musiki geceleri de düzenlerdi. Köşk ayrıca, imparatorluğun ilk özel sinemasına ve fotoğraf stüdyosuna da ev sahipliği yapmıştır,

Bir sanat eseri değil sadece, bir kültür tarihi de olan bu beyaz köşkte Cemil Molla en son küçük kızına dillere destan bir düğün yapar. Molla 1940’ların sonunda vefat edince köşktekiler zor durumda kalır. Artık elektrikler bütün gece açık bırakılmaz, kaloriferler arada bir kapatılır. Borçlar birikince Emniyet Sandığı köşke el koyar. Molla’nın kalabalık ailesi köşkten ayrılır. Emniyet Sandığı’ndan köşkü satın alan aile de bu köşkün içinde mutluluğu bulamaz. Beklenmedik ölümler yaşarlar. Geride kalanlar bu durumdan çok tedirgin olur ve köşkü terk edip uzun yıllar bahçede yeni yaptırdıkları binada yaşarlar. Cemil Molla’nın köşkü 1950’lerin başından, 1990’ların sonuna kadar boş kalır. Bu dönemde köşke birçok alıcı çıkar ama anlatılan hurafeleri duyanlar kuleli köşkün içini bile gezmeden kaçarlar. Bakımsızlıktan çürümeye başlayan köşkü 2000’lerin başında Türkiye’nin en güçlü şirketlerinden MESA satın aldı ve köşk halen MESA tarafından ofis olarak kullanılıyor.

MALTA KÖŞKÜ

YILDIZ-KORUSU-VE-MALTA-KÖŞKÜ-41

İstanbul Yıldız Parkı içinde Yıldız Sarayı’nı parktan ayıran duvarın doğu yönünde yer alan Malta Köşkü günümüzde çeşitli organizasyonlara ev sahipliği yapan ve popülerliğini koruyan bir mekandır. Sultan Abdülaziz Dönemi`nde Çırağan Sarayı`nın arka bahçesi olan koruda iki tane seyir ve istiharat köşkü yapılmıştır. Kuzey yönünde geniş manzaralı bir terasa oturan iki katlı binaya da Malta Köşkü adı verilmiştir. Malta isminin nereden geldiği tam bilinmemekle beraber, fethedilen veya fethe teşebbüs edilen yerlerin isimlerinin saray içinde mekanlara isim olarak verme geleneğinden geldiği tahmin edilmektedir. Sultan Abdülhamid bu köşkü sonradan Yıldız Sarayı`na bağlatmış, saray halkı tarafından koru geçişlerinde dinlenme ve ziyaret yeri olarak kullanılmıştır.

Yıldız Sarayı`nın diğer köşkleri gibi Malta Köşkü de önemli tarihi olaylara sahne olmuştur. Ali Suavi`nin 1878`de V. Murat`ı tahta çıkarmak üzere tertiplediği Çırağan Baskını amacına ulaşamayınca, Abdülhamit, Sultan Murat’ı güvenlik gerekçesiyle Malta Köşkü`nde gözetim altına almıştır. Mithat Paşa’nın yargılanması Malta Köşkü’nün arkasındaki düzlükte kurulan çadırda yapılmıştır. Malta Köşkü Abdülhamit’in sürgün edilmesini takiben 40 yılı aşkın süre boş kalmıştır. 1941 yılında Yıldız Sarayı’nı ayıran büyük ara duvarın deniz tarafına düşen kısmında kalan geniş koruluğa, Yıldız Parkı adı verilmiştir. Aynı sene içinde Park, Maliye Bakanlığı’nca İstanbul Belediyesi`ne devredilmiştir.

BULGUR PALAS

istanbulun-siradisi-binalari-2-bulgur-palas

İstanbul’un Cerrahpaşa bölgesinde yer alan Bulgur Palas, 1912 senesinde yapılan 1. Ulusal Mimari Akımı’nın en muhteşem örneklerinden biridir. Bulgur Palas’a bugün Cerrahpaşa semtinde, Canbaziye Camisinden aşağıya doğru inen Kargı Sokağı’ndan ulaşılıyor. Bu yolun biraz altında, yapının abidevi giriş kapısı bulunuyor ancak söz konusu kapı günümüzde kullanılmıyor. İtalyan mimar Giulio Mongeri tarafından Bolu milletvekili, bulgur tüccarı Mehmed Habib Bey için yapılan bina, adını da sahibinin mesleğinden almış ve Bulgur Palas denmiştir.

Orjinal mimarisi ile varlığını bir asırdan beri devam ettiren Bulgur Palas, hem mimari üslubu hem de içinde barındırdığı arşiv ile ülke tarihimize ışık tutan yapılardan biri olmaya devam ediyor. Üst katından harika bir deniz manzarası olan Bulgur Palas, 1920’de Osmanlı Bankası’nın mülkiyetine geçmiş ve uzun yıllar bankanın arşivi olarak kullanılmıştır, şuan ise Garanti Bankası’nın arşiv binası olarak kullanılıyor.

Bulgur Palas ile ilgili olarak iki farklı rivayet vardır. Rivayet o ki, inşası bitmemiş bu bina, savaş yıllarında bulgur ticaretinden zengin olan bir tüccara aittir. Kurtuluş Savaşı sonrasında Mustafa Kemal Hükümeti’nin eline geçer ve onlar da binayı Osmanlı Bankası’na bağışlarlar. Diğer rivayetse, Osmanlı Bankası’nın zengin bir müşterisinin iflas ettiği ve inşasını tamamlatamadığı binayı borçları karşılığı olduğu gibi Osmanlı Bankası’na devrettiğidir.

Emlakguncel.com

İlginizi Çekebilir

İşte Dizilerdeki Ünlü Evler

İşte Dizilerdeki Ünlü Evler

Televizyon ekranlarında heyecanla takip ettiğimiz dizilerdeki karakterler kadar içindeki evlerin de hastasıyız. İşte her odasında …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir